Aristo ve Kaybolan Düzen

İkiye ayrılmış bir evren düşünün. Siz her şeyin merkezinde olan sabit bir kürenin üzerindesiniz. Gördüğünüz her şey dört elementten meydana geliyor. Toprak, su, hava ve ateş. Bu dört elementin amacı oluşturdukları maddelerden ayrılarak asli yerlerine dönebilmek. Yani toprak aşağı, hava yukarı doğru hareket etmek istiyor. Verdikleri uğraş etrafınızda dönen değişimi ortaya çıkarıyor. Sürekli bir doğum ve ölüm hâli. Peki neden dünya her şeyin merkezinde çünkü topraktan oluşuyor. Ve toprak havanın aksine aşağı doğru hareket etme eğiliminde. Ay üstü evren ise sabit ve değişmez küreler şeklinde üstünüzde dönmekte. Orada, burada olan karmaşa yok çünkü esir denilen sabit element var. Yıldızlar küresi ile bildiğimiz evren sonlanıyor. Oradan sonra Tanrısal alem var.

Bu evren algısı size sabiteler ve değişmezler sunar. Ay altı evrende gördüğünüz değişim, doğum ve ölüm akışı bile düzenini tesis etmeye yöneliktir. Her şeyin merkezinde; topraktan oluşan dünya, doğal olarak merkezdedir. Neredeyse ikiye ayrılmış evrende insan Ay altı dünyanın sahibidir. Dört ana elementin yapmaya çalıştığı gibi asli yerinde dönmek için mücadele etmelidir. Fazlası ile özet olacak biçimi ile formların gerçek bilgisine, yani zihinsel düzene ulaşmak için uğraşır. Dikkat ederseniz birey vurgusu düşük bir evren algısı vardır. Bu noktada evrende oluşmuş düzen toplumda tezahür eder demek çok da ileri gitmek olmaz. Belki “beklenir” demek daha doğru olacaktır.

Bu evren yapısı farklı biçimlerde de olsa popülerliğini 16.yy’a kadar korudu. Farklı evren tasavvurları elbette ki vardı ama hiçbiri Aristo’nun evren kurgusu kadar popüler olmadı. İslam öncesi ve sonrası bugün bildiğimiz evrene yakın yapıları öne sürenler oldu. Fakat Aristo evreni hem anlaşılması kolaydı hem de görünen evreni çözümlemesi; gezegen hareketlerinin tasarlanan evrene uymaması istisna olmak üzere, işlevsel olarak işe yarıyordu. Örneğin bir denizci iseniz pekala Aristo evreni üzerinden ortaya çıkan Batlamyus hesaplamaları ile yolunuzu bulabiliyordunuz.

Kopernik’in evren kurgusu ise bambaşka şeylerle ortaya çıktı. İlerleyen yıllarda tamamen bildiğimiz evren şeklini ortaya çıkaran temel teori haline dönüştü. Peşinden gelen Kepler ve Nivton ile eksiklikleri tamamlandı. Artık devasa boşlukta, koca bir kayanın üstünde dönüp duran bir yerdeydik. Yeni Platonculuk’un getirdiği güneş merkezli mistik Tanrı anlayışları Rönesans dönemi etkisini hissettirse de sonunda popülerliğini yitirdi. Bu dönem ertesinde ilerleyen fizik çalışmaları Aristo’dan başlayıp yüzyıllar boyunca süren ve peşinden gelen Nivton’un mekanik yasalarıyla en katı formuna ulaşan düzenli evren algısını yıktı. En küçük düzeyde; atomlardan oluşan ve Kuantum’un çıkışına kadar, gezegenlerle aynı şekilde hareket eden evren düzen ve sabitlerden yoksundu. Evrendeki güçler belirsiz ve insan aklının almayacağı derecede karışık şekilde birbirini etkilemekteydi. Düzen darmadağın olmuştu. Peşinden gelen düşünce akımları da farklı olmadı. Birey; bir manada toplumu oluşturan atom, önemli hale gelmeye başladı. Artık daha zor sorulara yanıtlar bulmak zorundaydık…

Önceki yazı

Fahrettin Râzi ve Kant Üzerinden Akıl

Sonraki yazı

Yorum yap

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir